AROMATERAPİ
PERMAKÜLTÜR
YAĞLAR
SABUNLAR
Haftalık
Galeri
Ekoköy Hareketinin Küresel Yolculuğu
Organik Tarım Yine Zorda
Küresel ekonomide yaşanan dalgalanmalar, tedarik zincirlerindeki kırılmalar ve son dönemde Hürmüz Boğazı çevresinde artan jeopolitik gerilimler, organik tarım sektörünü yeniden belirsizlik ortamına sürüklemektedir. Özellikle enerji fiyatlarındaki artış, lojistik maliyetlerinin yükselmesi ve uluslararası ticarette yaşanan aksamalar, organik üretim yapan işletmelerin üretim ve pazarlama süreçlerini olumsuz etkilemektedir. Öncelikle tarım işletmeleri ve ziraat Mühendisleri organik tarıma inanmamakta ve hatta "organik tarımla dünyanın aç kalacağına" inanmaktadır.
Dünya genelinde zaten yapısal sorunlarla karşı karşıya olan organik tarım sektörü; iklim değişikliğinin neden olduğu kuraklık, aşırı hava olayları, su kıtlığı, sertifikasyon maliyetlerinin artması, nitelikli iş gücü eksikliği ve tüketici talebindeki dalgalanmalar nedeniyle çok boyutlu bir darboğaza girmiştir. Bu nedenle organik tarımın sürdürülebilirliği için yerel üretim zincirlerinin güçlendirilmesi, iklim dirençli üretim modellerinin yaygınlaştırılması ve üreticilere yönelik finansal ve teknik destek mekanizmalarının geliştirilmesi giderek daha büyük önem kazanmaktadır. Erişimi kolay organik ürünler ve pazarlar sağlamalıyız. TADYA bu konuda Ankara'da yapılmış en güzel çalışmalardan biri olduğuna inanıyorum.
Organik tarım, yalnızca bir üretim modeli değil; insan sağlığını, biyolojik çeşitliliği ve doğal kaynakları koruyan stratejik bir yaklaşımdır. Küresel krizlerin arttığı günümüzde, organik tarımın geleceği ancak güçlü politikalar, bilinçli tüketim ve dayanıklı üretim sistemleri ile güvence altına alınabilecektir. Organik tarımın Türkiye'de karşılaştığı sorunları görselleştirdik.
Aşk Kuramlarıyla Bedene Yolculuk
İnsanların birbirlerine yönelik cinsel ve duygusal çekim hissetmelerinin en önemli nedenlerinden biri aşık olmalarıdır. Aşk, tarih boyunca filozofların, sanatçıların ve bilim insanlarının ilgi odağı olmuş; psikoloji bilimi de aşkı farklı kuramsal yaklaşımlarla açıklamaya çalışmıştır. Bu bölümde aşkı açıklayan üç temel yaklaşım ele alınmaktadır: Bağlanma Kuramı, Aşk Stilleri Kuramı ve Üçgen Aşk Kuramı.
Bağlanma Kuramı
Bağlanma Kuramı'nın öncüsü olan Bowlby'e (1973) göre, bireyin çocukluk döneminde ilk bakım veren kişiyle kurduğu duygusal bağlar, yetişkinlik dönemindeki romantik ilişkilerinin temelini oluşturur. Bebekler dünyaya geldikleri andan itibaren güvenli ve sıcak ilişkiler kurmaya yönelik doğal bir gereksinim taşırlar. Bu gereksinim, bakım veren yetişkinlerin çocuğa karşı duyarlı davranmalarını sağlayarak bebeğin hayatta kalma ve sağlıklı gelişme olasılığını artırır.
Çocuğun ihtiyaç duyduğu anlarda bakım veren kişinin yanında olacağına dair geliştirdiği güven duygusu, onun ileriki yaşamındaki ilişkilerini de etkiler. Güvenli bağlanma geliştiren bireyler, yetişkinlikte daha sağlıklı ve dengeli romantik ilişkiler kurabilirken; güvensiz bağlanma örüntüleri geliştiren bireyler ilişkilerinde çeşitli güçlükler yaşayabilmektedir.
Aşk Stilleri Kuramı
Lee (1988), aşkın tek bir biçimde yaşanmadığını, farklı özellikler taşıyan altı temel aşk stilinin bulunduğunu ileri sürmüştür. Bu stiller bireylerin ilişkilere bakış açılarını ve aşkı deneyimleme biçimlerini yansıtır.
1. Eros (Tutkulu / Erotik Aşk)
Eros, fiziksel çekimin ve cinsel uyumun ön planda olduğu aşk türüdür. Bu aşk stiline sahip bireyler, partnerlerinin fiziksel özelliklerine önem verir ve ideal eş arayışında olabilirler. Güçlü romantik duygular ve yoğun çekim bu aşkın temel özellikleridir.
2. Storge (Arkadaşça Aşk)
Arkadaşça aşk, zamanla gelişen ve dostluk temeline dayanan bir aşk türüdür. Ortak ilgi alanları, birlikte geçirilen zaman ve paylaşılan deneyimler bireylerin birbirlerine karşı sevgi geliştirmelerine zemin hazırlar. Bu aşk biçiminde güven ve yakınlık ön plandadır.
3. Ludus (Oyun Gibi Aşk)
Ludus, bağlanmanın zayıf olduğu ve aşkın daha çok bir oyun ya da eğlence olarak görüldüğü aşk türüdür. Bu stile sahip bireyler için ilişkinin kendisinden çok yaşanan heyecan ve deneyimler önemlidir. Kalıcı bağlılık kurma eğilimleri düşüktür.
4. Mania (Saplantılı Aşk)
Manik aşk, yoğun kıskançlık, bağımlılık ve saplantılı bağlılık duygularını içeren aşk biçimidir. Bu bireyler ilişkilerinde duygusal iniş çıkışlar yaşayabilir ve partnerlerinden ayrılmakta güçlük çekebilirler.
5. Pragma (Mantıklı / Çıkarcı Aşk)
Pragma, mantık ve gerçekçilik temeline dayanan aşk türüdür. Bu kişiler eş seçiminde belirli ölçütler ve beklentiler doğrultusunda hareket ederler. İlişkinin sürdürülebilir olması ve ortak yaşam hedefleri romantik duygulardan daha önemli olabilir.
6. Agape (Özgeci Aşk)
Agape, karşılıksız verme ve fedakârlık üzerine kurulu aşk biçimidir. Bu aşk türünde birey, sevdiği kişinin mutluluğunu kendi çıkarlarının önünde tutar. Bencillikten uzak, anlayış ve şefkat temelli bir sevgi anlayışı hâkimdir.
Üçgen Aşk Kuramı
Sternberg'e (1999) göre aşk, üç temel bileşenden oluşur: yakınlık, tutku ve bağlılık. Bu üç unsur bir üçgenin köşeleri gibi düşünülür ve aşkın farklı türleri bu unsurların farklı düzeylerde birleşmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle kuram, "Üçgen Aşk Kuramı" olarak adlandırılmıştır.
1. Yakınlık
Yakınlık; duygusal bağ kurma, karşılıklı anlayış, güven, paylaşım ve destek gibi unsurları içerir. Yakınlığın yüksek olduğu ilişkilerde bireyler birbirlerine değer verir ve karşı tarafın mutluluğunu önemserler.
2. Tutku
Tutku, romantik çekim ve fiziksel yakınlık isteğini ifade eder. Cinsel çekim, heyecan, özlem ve romantizm tutkunun temel bileşenleridir. Tutkulu ilişkilerde duygular yoğun ve güçlü bir şekilde yaşanır.
3. Bağlılık
Bağlılık, bireyin sevdiği kişiyle ilişkiyi sürdürme yönündeki bilinçli kararını ifade eder. Uzun süreli ilişkilerin ve evliliklerin temel dayanaklarından biridir. Bağlılık, aşkın sürekliliğini sağlayan önemli bir unsurdur.
Sternberg'e göre aşk yalnızca bu üç bileşenden oluşsa da, bu bileşenlerin farklı düzeylerde bir araya gelmesi sonucunda birbirinden farklı yedi aşk türü ortaya çıkmaktadır. Böylece aşkın karmaşık yapısı daha anlaşılır bir şekilde açıklanabilmektedir.
Susurluk Havzası'nda Tıbbi Sülükler Tehlike Altında mı?
Sulak Alanların Sessiz Şifacıları
Yüzyıllardır geleneksel ve modern tıpta kullanılan tıbbi sülükler, günümüzde sağlık sektöründe önemli bir yere sahiptir. Özellikle mikrocerrahi uygulamalarında ve bazı dolaşım sistemi tedavilerinde kullanılan bu canlılar, yalnızca ekonomik bir kaynak değil, aynı zamanda sulak alan ekosistemlerinin önemli bir parçasıdır.
Ancak son yıllarda artan talep, doğal popülasyonlar üzerinde ciddi baskılar oluşturmaktadır. Susurluk Havzası'nda gerçekleştirilen kapsamlı bir araştırma, tıbbi sülüklerin geleceği açısından dikkat çekici sonuçlar ortaya koymuştur.
Susurluk Havzası'nda Geniş Kapsamlı Araştırma
2022 ve 2023 yılları arasında Kütahya, Bursa ve Balıkesir illerinde bulunan toplam 108 sulak alanda tıbbi sülük araştırmaları gerçekleştirilmiştir.
Araştırma kapsamında;
- Kütahya'da 26 sulak alan,
- Bursa'da 49 sulak alan,
- Balıkesir'de 33 sulak alan
incelenmiştir.
Ayrıca Bursa'nın Keles ilçesine bağlı Epçeler bölgesi ile Balıkesir'in İvrindi-Çelimler ve Dursunbey-Aşağımusalar bölgelerinde tıbbi sülük popülasyonları ve stok büyüklükleri detaylı olarak değerlendirilmiştir.
Çalışmalar sırasında toplam 378 tıbbi sülük bireyi örneklenmiş, bireylerin ağırlık ve boy ölçümleri kayıt altına alınmıştır.
Uluabat ve Manyas Gölleri Mercek Altında
2024 yılında ise araştırmalar, Türkiye'nin en önemli sulak alanlarından olan Uluabat ve Manyas Gölleri'nde sürdürülmüştür. Bu çalışmalarda göllerdeki tıbbi sülük stok büyüklükleri araştırılarak mevcut durum ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Sulak alanlar yalnızca kuşlar ve balıklar için değil, tıbbi sülükler gibi birçok canlı türü için de hayati yaşam alanlarıdır. Bu nedenle bu alanların korunması, biyolojik çeşitliliğin devamlılığı açısından büyük önem taşımaktadır.
Tıbbi Sülükleri Tehdit Eden Faktörler
Araştırma sonuçları, tıbbi sülük popülasyonlarının çeşitli baskılar altında olduğunu göstermektedir.
Başlıca tehditler şunlardır:
Aşırı Avcılık ve Toplama Baskısı
Tıbbi amaçlarla kullanılan sülüklere olan talep her geçen yıl artmaktadır. Bu durum doğadan yapılan kontrolsüz toplama faaliyetlerini artırmakta ve doğal popülasyonların azalmasına neden olmaktadır.
Habitat Kaybı
Sulak alanların kurutulması, tarımsal faaliyetler, yapılaşma ve iklim değişikliği gibi etkenler sülüklerin yaşam alanlarını daraltmaktadır.
Habitat Değişimi
Su kalitesindeki değişimler, kirlilik ve ekosistemde meydana gelen bozulmalar tıbbi sülüklerin yaşam döngüsünü olumsuz etkileyebilmektedir.
Sürdürülebilir Çözüm: Tıbbi Sülük Yetiştiriciliği
Araştırmanın en önemli sonuçlarından biri, doğal popülasyonların korunabilmesi için yetiştiricilik faaliyetlerinin yaygınlaştırılması gerektiğidir.
Kontrollü yetiştiricilik;
- Doğal stoklar üzerindeki baskıyı azaltabilir,
- Sağlık sektörünün ihtiyaç duyduğu sülükleri sürdürülebilir şekilde karşılayabilir,
- Sulak alan ekosistemlerinin korunmasına katkı sağlayabilir,
- Ekonomik açıdan yeni gelir kaynakları oluşturabilir.
Sulak Alanları Korumak Geleceği Korumaktır
Tıbbi sülükler, sulak alanların biyolojik zenginliğinin önemli göstergelerinden biridir. Bu canlıların korunması yalnızca bir türün korunması anlamına gelmez; aynı zamanda sulak alanların, su kaynaklarının ve biyolojik çeşitliliğin korunması anlamına gelir.Susurluk Havzası'nda yürütülen bu çalışma, doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimi konusunda önemli veriler sunarken, tıbbi sülüklerin geleceği için koruma ve yetiştiricilik çalışmalarının birlikte yürütülmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Doğanın sunduğu şifa kaynaklarını koruyabilmek için, sulak alanlarımızı ve bu alanlarda yaşayan canlıları gelecek nesillere aktaracak bilinçli uygulamalara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz.
Samanlı Su Tutucu: Sürdürülebilir Tarımın Geleceği
Günümüzde tarım, su kaynaklarının verimli kullanımı, maliyetlerin düşürülmesi ve üretimin artırılması açısından büyük bir dönüşüm sürecindendir. Bu bağlamda, Besler Şifa olarak tarımsal verimliliği artırmaya yönelik geliştirdiğimiz ve dünyada ilk kez %100 yerli üretimle samandan üretilen "Samanlı Su Tutucu" polimeri, tarım sektöründe devrim yaratacak bir yenilik olarak dikkat çekmektedir.
Ar-Ge Çalışmalarının Sonuçları
Uzun süren araştırma ve geliştirme süreçlerinin ardından, özel sektör ve üniversitelerle gerçekleştirdiğimiz işbirliğiyle, sulama, gübreleme, enerji ve işçilik maliyetlerini düşüren, aynı zamanda verimi artıran bir ürün ortaya çıkardık. Bu ürünü üreterek, tarımda suyun verimli kullanımını sağlayacak, verimliliği artıracak ve çevresel etkileri azaltacak bir çözüm sunduk.
Samanlı Su Tutucu: Tarımda Verimlilik ve Sürdürülebilirlik
Samanlı Su Tutucu, özel bir polimer teknolojiye dayanarak, toprağın su tutma kapasitesini artırır. Bu sayede, suyun daha verimli kullanılmasını sağlar ve tarıma elverişsiz toprakların yeniden kullanılabilir hale gelmesine yardımcı olur. Tarıma uygun olmayan toprakların ıslahı sağlanırken, aynı zamanda tarımda optimum su tasarrufu sağlanarak, çevreye olan zarar en aza indirilir.
%100 Yerli Üretimle Doğaya Dost Çözüm
Dünyada ilk kez %100 yerli üretimle samandan üretilen bu ürün, sürdürülebilir tarım uygulamaları için önemli bir adım teşkil etmektedir. Doğal, biyolojik olarak çözünebilen bir ürün olan Samanlı Su Tutucu, toprağa zarar vermeden doğaya dost bir çözüm sunar. Bu sayede, yalnızca tarıma katkı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda çevreye duyarlı bir yaklaşımı da benimsemiş oluruz.
Tarımsal Verimlilik ve Gelecek Nesillere Yeşil Bir Miras
Samanlı Su Tutucu’nun kullanılması, tarımda verimliliği artırırken, uzun vadede doğal kaynakların korunmasına da katkı sağlar. Optimum su tasarrufu sayesinde, bu ürün, su kaynaklarının tükenmesinin önüne geçerek, geleceğe daha yaşanabilir bir çevre bırakılmasına olanak tanır. Bu yaklaşım, hem üreticilerin maliyetlerini azaltırken hem de doğal çevreyi korumaya yardımcı olur.
Sonuç olarak
Besler Şifa olarak, tarım sektöründe sürdürülebilir bir çevre yaratmak amacıyla geliştirdiğimiz Samanlı Su Tutucu, verimlilik, su tasarrufu ve çevre dostu üretim konusunda önemli bir yenilik sunmaktadır. Ar-Ge çalışmalarımızın bir sonucu olan bu ürün, hem ülkemize hem de dünyaya tarımda daha verimli, daha sürdürülebilir ve doğa dostu çözümler sunmayı hedeflemektedir.
Firma: http://www.naturalaquatic.com.tr/tr/sayfa/8/sss.aspx
Video: https://www.dailymotion.com/video/x72itu1
Çetin, E. S. (2016). Natural Aquatic samanlı su tutucu (NASAP) danışmanlık raporu. Hazerfen Kimya. https://naturalaquatic.com.tr/upload/dosya/5pn6.pdf
.......................
BESLER ŞİFA- "Doğallığın tam adresi"
Bitkisel kozmetik, aromaterapi ve kişisel bakım ürünleri, şifalı krem ve aromatik yağlar için bizi takip edebilirsiniz. Tüm ürünlerimiz doğal, bitkisel, helal ve Sağlık Bakanlığı (ÜTS) onaylıdır.
İnstagram Vitrin www.instagram.com/beslersifa
Hepsiburada Mağazası https://www.hepsiburada.com/magaza/besler-sifa
Trendyol Mağazası: https://www.trendyol.com/magaza/besler-sifa-m-872629?sst=0
aZall.com Mağazası: https://www.azall.com/besler-sifa/
Ürün, hizmet ve projelerimizle Ankara Sincan'daki atölyemize bekleriz.
Besler Şifa Doğal Güneş Kremi SPF 30- Geniş Spektrum UVA & UVB Koruma
Besler Şifa Doğal Güneş Kremi, çinko oksit bazlı Doğal filtre sistemi ile geliştirilmiş, cilt üzerinde fiziksel bir koruma tabakası oluşturarak güneş ışınlarına karşı koruma sağlamaya yardımcı olan bir üründür.
Besler
Şifa Doğal Güneş Kremi, tüm cilt tiplerine uyum sağlayan özel formülüyle günlük
güneş koruma rutininize doğal ve güvenilir bir yaklaşım sunar. Hafif krem
yapısı sayesinde kolay uygulanır, hızlı emilir ve ciltte yağlı bir his
bırakmaz.
Ürün
Özellikleri:
- 1.
SPF
30 düzeyinde geniş spektrum (UVA & UVB) koruma
- 2.
Doğal
filtre (Zinc Oxide) içeren formül
- 3.
Yüz
ve vücut kullanımına uygun
- 4.
Günlük
kullanıma uygun yapı
- 5.
Bitkisel
yağlar ve E vitamini ile desteklenmiş içerik
İçerik Yaklaşımı:
Besler Şifa Doğal Güneş Kremi, Bitkisel yağlar ile desteklenen formülü
sayesinde fonksiyonel ve sade bir içerik yaklaşımı ile formüle edilmiştir.
İçindekiler
(INCI): Punica Granatum Seed Oil (Nar Çekirdeği Yağı), Daucus Carota Seed Oil
(Havuç Tohumu Yağı), Simmondsia Chinensis Seed Oil (Jojoba Yağı), Cera Alba
(Balmumu), Zinc Oxide (Çinko Oksit), Tocopherol (E Vitamini), Lavandula
Angustifolia Flower Oil (Lavanta Uçucu Yağı).
1-
Zamanlama: en az 20-30 dakika önce;
2- iki
parmak kuralı: işaret ve orta parmağı dolduruncaya kadar;
3-
unutulan bölgelere dikkat: kulak, ense-boyun, ayak parmak uçları;
4-
tazelemek şart: 2 saatte bir yenileyin.
5-
Korumanın devamlılığı için özellikle: Terleme, yüzme ve havlu ile kurulanma
sonrasında uygulamayı tekrarlayınız.
Uyarılar:
- 1.
Güneş
koruyucu ürün kullanımı tek başına tam koruma sağlamaz.
- 2.
Özellikle
11:00–16:00 saatleri arasında güneşe maruz kalmaktan kaçınılmalıdır.
- 3.
Güneşe
çıkarken koruyucu giysi, şapka ve güneş gözlüğü kullanılması önerilir.
- 4.
Bebekler
ve küçük çocuklar doğrudan güneş ışığına maruz bırakılmamalıdır.
- 5.
Harici
kullanım içindir.
- 6.
Göz
ile temasından kaçınınız; temas halinde bol su ile durulayınız.
- 7.
Ürünü
aşırı ısı ve doğrudan güneş ışığından koruyunuz.
- 8.
Tüm
cilt tipleri için uygun formül
- 9.
Kolay
sürülen, hızlı emilen hafif krem yapı
- 10.
Suya
dayanıklı koruma desteği
- 11.
Bitkisel
yağlar ve vitaminlerle zenginleştirilmiş içerik
- 12.
Doğal
aromatik koku profili (sentetik parfüm içermez)
- 13.
Helal
üretim standartlarına uygun
- 14.
Hayvanlar
üzerinde test edilmemiştir (cruelty-free yaklaşım)
- 15.
Paraben,
alüminyum, sülfat, SLS, SLES, silikon, petrol türevleri, yapay renklendirici,
sentetik parfüm ve zehirli kimyasal bileşenler içermez.
- 16.
Doğal
içeriği ile cildinizi güneşin zararlı etkilerine karşı korumayı hedeflerken,
aynı zamanda bakım etkisiyle cildinize bütünsel bir destek sunar.
Ürün
Bilgisi
•
Ürün
Tipi: Doğal Güneş Kremi
•
Koruma
Faktörü: SPF 30
•
Kullanım
Alanı: Yüz & Vücut
•
Net
Miktar: 50 ml
Yörük Çalıştayından Kalanlar
Muğla, Adana, Mersin, Konya, Karaman, Afyon ve Antalya illerinden Yörük temsilcilerinin; Orman Genel Müdürlüğü, Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürlüğü, Tarım ve ilgili kamu kurumları ile birlikte katılım sağladığı Yörük Çalıştayı, göçer-konar yaşam biçiminin güncel sorunlarını ele almak ve çözüm yolları geliştirmek amacıyla önemli bir uzlaşma zemini oluşturmuştur. Bunun yanında yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları, eğitim ve sağlık kurumları ile Yörük derneklerinin de sürece dahil edilmesi, çalıştayın çok paydaşlı ve katılımcı bir anlayışla yürütüldüğünü göstermektedir. 19 Kasım 2015 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen bu buluşma, yalnızca bir toplantı değil; aynı zamanda farklı kurumlar arasında iletişim ve iş birliği kanallarının güçlendirilmesine yönelik stratejik bir adım olmuştur.
Yörükler; kültürleri, üretim biçimleri ve doğayla kurdukları dengeli ilişki ile Anadolu’nun tarihsel ve sosyokültürel zenginliğinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Atları, keçileri, develeri ve renkli yaşam tarzlarıyla bu topluluklar, yalnızca bir ekonomik faaliyet yürütmekle kalmayıp aynı zamanda köklü bir yaşam felsefesini de temsil etmektedir. Bu kapsamda çalıştayda, Toros Yörükleri başta olmak üzere Akdeniz, Ege, Batı-İç Anadolu ve Güneydoğu bölgelerinde yaşayan göçer toplulukların karşılaştığı sorunlar bütüncül bir yaklaşımla ele alınmıştır.
Çalıştayın kapsamı; göç yolları, otlatma alanları, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim, kültürel mirasın korunması, hayvancılık politikaları, su kaynaklarına ulaşım ve kamu kurumlarıyla yaşanan idari sorunlar gibi çok boyutlu başlıkları içermektedir. Göçer yaşam sırasında karşılaşılan bürokratik engellerin yanı sıra, farklı kurumların yetki ve uygulamalarındaki uyumsuzluklar da önemli bir sorun alanı olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle çalıştay, yalnızca sorunların tespitiyle sınırlı kalmayıp, ilgili tüm tarafların katılımıyla çözüm odaklı önerilerin geliştirilmesine imkân sağlamıştır.
Toplantı sürecinde dile getirilen görüşler, öneriler ve değerlendirmeler kayıt altına alınarak sistematik bir şekilde metin haline getirilmiş ve kapsamlı bir rapor oluşturulmuştur. Bu raporun kitaplaştırılması planlanmış, ayrıca elde edilen veriler ışığında bir sonuç bildirgesi hazırlanmıştır. Böylece çalıştay çıktılarının sadece anlık bir değerlendirme olarak kalmayıp, gelecekte yapılacak politika ve uygulamalara rehberlik etmesi amaçlanmıştır.
Sonuç olarak bu çalıştay, Yörüklerin yaşamsal sorunlarını görünür kılmanın ötesinde; kültürel mirasın korunması, sürdürülebilir hayvancılık politikalarının geliştirilmesi ve kamu kurumları ile göçer topluluklar arasında sağlıklı bir iletişim zemini kurulması açısından önemli bir dönüm noktası niteliği taşımaktadır. Bu tür katılımcı platformların devamlılığı, hem Yörük kültürünün yaşatılması hem de doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimi açısından büyük önem arz etmektedir.
Kararlar ve konular;
Gezici hayvancılığın ormanlar üzerindeki etkisi uzun süredir tartışılan bir konudur. Özellikle ardıç, karaçam ve sedir gibi türlerin hayvancılık baskısı altında yeterince gelişemediği, bu durumun da “bozuk orman” alanlarının oluşmasına yol açtığı ifade edilmektedir. Otlatma planlarına çoğu zaman uyulmaması bu sorunu derinleştirirken, aslında planlı ve kontrollü otlatmanın uygulanması gerektiği vurgulanmaktadır. Ancak bu meseleye yalnızca olumsuz bir çerçeveden bakmak eksik kalır.
Yörükler ile ormancılık faaliyetlerinin karşı karşıya getirilmesi yerine, birlikte yürütülmesi gerektiği güçlü bir şekilde dile getirilmektedir. Yörüklerin ormanı koruyan bir unsur olduğu, onların doğayla iç içe yaşam biçimlerinin yangın riskini azaltmada da rol oynadığı belirtilmektedir. “Yörük bizim, keçi bizim, orman bizim” anlayışıyla ortak bir yönetim modeli geliştirilmesi gerektiği öne çıkmaktadır. Ayrıca orman varlığının azalmasının tek sebebinin keçi olmadığı, örneğin ardıç ağacının azalmasında ardıç kuşunun da etkili olduğu gibi ekolojik bütünlüğün dikkate alınması gerektiği ifade edilmektedir.
Yörüklerin yaşam koşulları ise ciddi sosyal sorunları da beraberinde getirmektedir. Bazı bölgelerde eğitim ve sağlık hizmetlerine sınırlı da olsa erişim sağlanabilirken, özellikle Adana’nın Ceyhan ilçesi gibi alanlarda bu hizmetlere erişim neredeyse yoktur. Okul çağındaki çocuklar için yatılı eğitim imkânlarının sağlanması, göç yollarındaki akarsulara köprü yapılması gibi temel altyapı ihtiyaçları öne çıkmaktadır. Buna rağmen “organik tarım” ve “gezici hayvancılık” gibi kavramlar savunulurken Yörüklerin yeterince desteklenmemesi önemli bir çelişki olarak görülmektedir.
Kıl keçisinin önemi özellikle vurgulanmaktadır. Dayanıklı yapısı, düşük maliyetle beslenebilmesi ve iklim değişikliğine yüksek adaptasyon kabiliyeti nedeniyle keçi, stratejik bir hayvan olarak değerlendirilmektedir. Aynı şekilde keçi yetiştiriciliği yapan Yörükler de stratejik bir toplumsal unsur olarak görülmelidir. Bununla birlikte keçi eti ve süt verimini artırmak amacıyla yabancı ırkların sabit çiftliklerde yetiştirilebileceği, ancak bunun Yörük kültürünün korunmasıyla farklı bir mesele olduğu ifade edilmektedir. Burada hem yerli ırkların korunması hem de kültürel mirasın yaşatılması gerektiği vurgulanmaktadır.
Kamu kurumları arasındaki koordinasyon eksikliği de önemli bir sorun olarak öne çıkmaktadır. Bir kurum Yörük kültürünün korunmasını savunurken, başka bir kurumun yerleşik hayata geçişi teşvik etmesi çelişki yaratmaktadır. Ayrıca Yörüklerin resmi ikamet kayıtlarında yaşadığı sorunlar, MERNİS sistemiyle uyumsuzluklar ve iskân politikalarındaki uygulamalar nedeniyle mağduriyetler oluşmaktadır. Kimi Yörüklerin kayıtlı oldukları yerleri dahi bilmemeleri, mezar yerlerinden kopmaları bu sorunun derinliğini göstermektedir.
Yörük kültürü yalnızca bir yaşam biçimi değil, aynı zamanda insan tipini şekillendiren bir kültürel bütündür. Ancak günümüzde bu kültür ciddi bir dönüşüm geçirmektedir. Develerin yerini araçların alması, dokuma kültürünün kaybolması, kıl çadır üretiminin azalması gibi değişimler yaşanmaktadır. Bu nedenle kültürel unsurların korunması için şehirlerde kurslar açılması, geleneksel dokuma ve motiflerin öğretilmesi önerilmektedir.
Ormancılık açısından bakıldığında, keçinin Akdeniz ekosisteminde doğal bir unsur olduğu ve ormanın insanla birlikte var olması gerektiği ifade edilmektedir. Ormanların fonksiyonlarına göre planlama yapılması, otlatmanın bilimsel esaslara göre düzenlenmesi ve “keçi zararlıdır” yaklaşımının terk edilmesi gerektiği belirtilmektedir. Hiçbir keçi yetiştiricisinin ağaçlandırma sahalarına zarar vermek istemediği, doğru planlama ile bu tür sorunların önlenebileceği dile getirilmektedir.
Yörüklerin karşılaştığı ekonomik ve sosyal zorluklar da dikkat çekicidir. Göç sırasında elde edilen süt ve peynir gibi ürünlerin değerlendirilememesi, su kaynaklarına erişimde yaşanan sıkıntılar, HES projeleri ve taş ocaklarının yaşam alanlarını daraltması önemli sorunlar arasındadır. Ayrıca Çiftçi Malları Koruma Kanunu kapsamında farklı ilçelerde kesilen cezalar Yörükleri ekonomik olarak zor durumda bırakmaktadır.
Yörük nüfusu ve yaşam alanlarına ilişkin sağlıklı verilerin bulunmaması da planlama eksikliğine yol açmaktadır. Hatay’dan Muğla’ya kadar uzanan bölgede sınırlı sayıda göçer ailenin kaldığı ifade edilmekte, ancak bu konuda kapsamlı bir veri tabanının oluşturulması gerektiği belirtilmektedir. Antalya özelinde ise binlerce ailenin ve yüz binlerce hayvanın bu kültürün bir parçası olduğu bilinmektedir.
Sonuç olarak, Yörük meselesi yalnızca keçi ve orman ilişkisi üzerinden değerlendirilemez. Bu konu; ekonomik, sosyal, kültürel ve ekolojik boyutlarıyla ele alınması gereken çok yönlü bir meseledir. Yasaklayıcı politikalar yerine katılımcı, planlı ve insan odaklı yaklaşımlar geliştirilmelidir. Yörüklerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi, kültürlerinin korunması ve ormancılık faaliyetleriyle uyumlu bir sistem düşünülmesi hem doğa hem de toplum için sürdürülebilir bir gelecek sağlayacaktır.
Halkın Dilinde ve Köroğlu Hikayesinde Kantaron
Kantaron bitkisine bazı yörelerde “koyunkıran” veya “kuzukıran” denmesinin nedeni, özellikle koyun ve kuzularda görülen ışığa duyarlılık (fotosensitivite) etkisidir. 🌿🐑
Kısaca sebep: Kantaronun içinde hiperisin gibi maddeler bulunur. Hayvanlar bitkiyi fazla tükettiğinde bu maddeler kana geçer. Güneş ışığıyla temas edince özellikle açık renkli veya tüysüz bölgelerde deri hassasiyeti, kızarıklık ve yaralar oluşur.
Şiddetli vakalarda hayvanlar zarar görebilir, bu yüzden halk arasında “koyunu kıran” anlamında bu adlar verilmiştir. ☀️
Neden özellikle koyun? Koyunlar merada seçmeden otlayabilir. Açık renkli derileri güneşe daha hassastır. Bu yüzden etkiler daha belirgin görülür.
⚠️ Bu ad, bitkinin insan için tehlikeli olduğu anlamına gelmez; ancak doğada hayvanlar için yüksek miktarda tüketimi riskli olabilir.
Kantaronun farklı yöresel adları da vardır:
- Sarı kantaron 🌼
- Binbirdelik otu
- Kan otu
- Yara otu
İstersen Türkiye’deki yörelere göre kantaronun diğer isimlerini de listeleyebilirim. Evet, Türkiye’de Kantaron bitkisi yörelere göre çok farklı isimlerle anılır. 🌼 Bu çeşitlilik hem halk hekimliği geçmişinden hem de bitkinin özelliklerinden gelir. İşte yaygın kullanılan adlardan bazıları:
🌿 Türkiye’de Kantaronun Yöresel İsimleri
- Sarı kantaron
- Kırmızı kantaron (yağından dolayı)
- Koyunkıran
- Kuzukıran
- Binbirdelik otu
- Yara otu
- Kan otu
- Kılıç otu
- Güneş otu
- Kanarya otu
- Çoban çantası (bazı yörelerde yanlışlıkla)
- Sarı çiçek
- Püren otu (yerel kullanım)
- Sarı yara otu.
Köroğlu nun beye karşı kır bir sıska atı kantaron ile bembeyaz ve yağız bir binek haline getirdi. Her bir kantaron yağı damlası tüylerin rengini değiştirdikçe, atın hareketleri daha canlı, bakışları daha cesur bir hâl aldı; kısa sürede kır rengi yerini görkemli bir beyaz veya yakışıklı bir yağıza bırakmıştı.
Bu mucizevi dönüşümde kantaronun hem yatıştırıcı hem de güçlendirici etkisi büyük rol oynamış, at artık savaşta Köroğlu’nun en güvenilir yardımcısı olmuştu. Kantaron, sadece tüylerin rengini değiştirmekle kalmayıp, atın direncini ve enerjisini artırarak onun fiziksel ve ruhsal sağlığını da desteklemişti.
Neden Bazen Yoğun ve Stresli Bir Dönemin Hemen Bitiminde Hasta Oluruz?
Hiç yoğun ve stresli bir çalışma dönemi ya da zorlu bir sınav süreci biter bitmez hastalandığınız oldu mu? Her zaman ve herkes için geçerli olmasa da yoğun stres altında geçen görece kısa bir zaman diliminin ardından hastalanmak pek çok kişiye tanıdık gelen bir durumdur. İnsanların tam da rahatlamaları gereken zamanda hastalandıkları bu durum, bilimsel literatürde “tatil hastalığı” (leisure sickness) ya da daha genel bir ifadeyle stresin azalmasını izleyen fizyolojik etki (let-down effect) olarak ele alınır.
Bu olguya ilişkin bazı bilimsel çalışmalar bulunsa da çoğu sınırlı örneklemlerle yapılmış ve gözlemsel nitelikte olduğu için altta yatan nedenler henüz tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir. Bununla birlikte bilim insanları, stres yanıtının sona ermesiyle birlikte bağışıklık sistemi, hormon dengesi ve bedensel toparlanma süreçlerinde meydana gelen değişimlerin bu durumla ilişkili olabileceğini düşünmektedir.
Stresin uzun vadede sağlığı olumsuz etkilediği iyi bilinmektedir. Ancak kısa süreli stres dönemlerinde farklı biyolojik dinamikler devreye girebilir. Stres, sempatik sinir sistemini etkinleştirerek vücudun adrenalin ve kortizol gibi hormonları salgılamasına neden olur. Kronik stres durumunda kortizol seviyeleri uzun süre yüksek kalır ve bu durum zamanla bağışıklık sisteminin enfeksiyonlara karşı verdiği yanıtı zayıflatabilir. Böylece bir virüs ya da bakteriyle karşılaşıldığında hastalanma olasılığı artar.
Bununla birlikte kısa süreli stres dönemlerinde hem adrenalin hem de kortizol bazı bağışıklık mekanizmalarının geçici olarak daha etkin çalışmasına katkı sağlayabilir. Bu durum, kısa süreli stresin vücudu enfeksiyonlara karşı geçici olarak daha dirençli hâle getirmesi anlamına gelir. Yoğun bir çalışma ya da sınav döneminde, tüm yorgunluğa rağmen hasta olmayıp dinç kalabilmemiz kısmen bununla ilişkilidir. Ayrıca kortizolün yangı (enflamasyon) azaltıcı etkisi bazı ağrıların hissedilmesini de geçici olarak baskılayabilir.Ancak geçici stres dönemi sona erip nihayet dinlenme fırsatı bulduğumuzda vücudun fizyolojik dengelerinde ani değişimler meydana gelir. Bağışıklık sistemini geçici olarak destekleyen veya ağrıları baskılayan bu etkiler ortadan kalkar. Bu nedenle hastalanmaya ve baş ağrısı ya da kas ağrısı gibi belirtileri hissetmeye daha yatkın hâle gelebiliriz. Ayrıca stresli bir dönemin ardından yapılan bir yolculuk, farklı virüs ve bakterilerle karşılaşma olasılığını artırarak hastalanma riskini daha da yükseltebilir.
Kaynak:
Bilim ve Teknik, Mart 2026.
Öksürük Otu: Antik Dönemlerden Günümüze Doğal Bir Destek
İnsanlık tarihi boyunca hastalıkların tedavisinde doğadan yararlanılmış, bitkiler şifa kaynağı olarak kullanılmıştır. Günümüzde modern tıpta yer alan pek çok ilacın da doğadaki bitkilerden esinlenerek geliştirildiği bilinmektedir. Bitkisel tedavi yaklaşımları, doğru ve bilinçli kullanıldığında sağlık açısından destekleyici rol oynayabilmektedir.
Latince adı Tussilago farfara olan öksürük otu, ismini “öksürük giderici” anlamından alır. Papatyagiller familyasına ait olan bu bitki özellikle solunum yollarını rahatlatıcı etkisiyle tanınmaktadır. Boğazı yumuşatıcı özelliği nedeniyle öksürük, bronşit ve astım gibi rahatsızlıklarda destekleyici olarak kullanılmıştır. Bunun yanında baş ağrısı, sindirim sistemi sorunları ve bazı cilt problemleri için de geleneksel olarak değerlendirilmiştir.
Geniş yaprakları nedeniyle bazı kültürlerde “şemsiye bitkisi” olarak da anılan öksürük otu, Avrupa ve Asya’nın birçok bölgesinde doğal olarak yetişir. Türkiye’de ise özellikle Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinde yol kenarlarında, nemli alanlarda ve sahil çevrelerinde görülebilmektedir. Kendine özgü belirgin bir kokusu yoktur, tadı ise hafif acımsıdır.
Antik çağlardan beri kullanılan bu bitki; çay, lapa, buğu veya merhem şeklinde hazırlanarak değerlendirilmiştir. Eski dönemlerde kurutulan bitkinin dumanının solunmasının da solunum yolu rahatsızlıklarına iyi geldiğine inanılmıştır.
Öksürük Otunun Geleneksel Olarak Bilinen Faydaları
- Öksürüğü hafifletmeye yardımcı olur
- Nezle, grip ve soğuk algınlığında destekleyici olabilir
- Astım ve bronşit şikayetlerinde rahatlama sağlayabilir
- İdrar söktürücü etkisiyle ödemin azalmasına katkı sunabilir
- Kan dolaşımını destekleyici etkiler gösterebilir
- Sinir sistemini yatıştırıcı özellikler taşıyabilir
- Yaralar, çıbanlar ve böcek sokmalarında haricen kullanılabilir
- Ayak banyosu şeklinde kullanıldığında eklem ve şişliklere iyi gelebilir
- Geleneksel kullanımlarda kulak ağrısını hafiflettiği de belirtilmektedir
- Migren ataklarını azaltmaya yönelik kullanımı da bulunmaktadır
Nerede Bulunur ve Nasıl Saklanır?
Öksürük otu; aktarlarda, baharat reyonlarında veya bitkisel takviye ürünleri satan yerlerde taze, kuru ya da ekstrakt halinde bulunabilir. Serin, kuru ve güneş görmeyen bir ortamda cam kavanozda yaklaşık bir yıl saklanması önerilir.
Kullanım Şekilleri
Bitkinin sapları bazı bölgelerde yemeklerde kullanılırken, en yaygın tüketim şekli çaydır. Ayrıca buğu, lapa veya merhem olarak da hazırlanabilir. Ancak tedavi amaçlı kullanımlarda mutlaka uzman görüşü alınması önemlidir.
Olası Yan Etkiler ve Dikkat Edilmesi Gerekenler
Öksürük otunun bazı türleri doğal olarak pirrolizidin alkaloidleri (PA) içerebilir. Bu maddeler yüksek miktarda alındığında karaciğer üzerinde olumsuz etki oluşturabilir. Bu nedenle “PA içermez” ibareli ürünlerin tercih edilmesi önerilmektedir. Hamileler, emziren anneler, çocuklar ve karaciğer rahatsızlığı olan bireylerin kullanmadan önce mutlaka sağlık uzmanına danışması gerekir. Alerjik bünyeye sahip kişiler de dikkatli olmalıdır.
Öksürük Otu Çayı Nasıl Hazırlanır?
- Bir bardak kaynamış suyun içine yaklaşık 2 gram (bir tutam) bitki eklenir.
- 5–10 dakika demlemeye bırakılır.
- Süzülerek tüketilir.
Günde bir bardaktan fazla içilmemesi, olası yan etkiler açısından daha güvenli kabul edilmektedir.
İNSTAGRAM SİPARİŞ:
En Çok Okunanlar
BESLENME
BeslerŞifa
SU
Çörek Otu Yağı
Çörek otu yağı tıbbi ve aromatik bitkiler alanında oldukça yaygın olarak bilinen bir üründür. Aynı zamanda güçlü bir bitki türü olan çörek otu yağı pek çok hastalıkla mücadelede kişilerin oldukça yardımcı bir destek bulmasında etkilidir. Çörek otu özellikle bağışıklığı güçlendirici etkisi ile vücuttaki iltihaplanmaya karşı koruyucu özellik göstermesi ile ve bunlardan daha fazlasıyla bilinmektedir. Hemen şimdi sipariş verebilirsiniz.
İletişim Formu
BeslerŞifa Sabun, krem, merhem, macun, yağ, çay, sirke ve hacamat sülük; Eğitim/ Üretim/ Fason anlaşma yapan örnek bir sosyal girişim modelidir.
EĞİTİMLER
PROJELER
KATEGORİLER
- Aromaterapi (188)
- fitoterapi (151)
- tıbbi ve aromatik bitkiler (137)
- ekoturizm (81)
- Lavanta (6)
- permakültür (3)
- ay takvimi (2)
- udi hindi (2)
- Hastalıklar (1)
- İntegratif ve Anadolu Tıbbı (1)
- şifalı otlar (1)

















